22 Aralık 2010 Çarşamba

Saçı yok, ağlıyor

edvard munch - the scream  1893
The Scream (or The Cry)
1893; 150 Kb; Casein/waxed crayon and tempera on paper (cardboard), 91 x 73.5 cm (35 7/8 x 29"); Nasjonalgalleriet (National Gallery), Oslo

oddsock's photostream



İdil'in babasının ofisinde Edvard Munch'un yukarıdaki resminin bir posteri var. İdil doğmadan önce, eski evimizin duvarını süsleyen bu resmi karı koca pek severiz.

Geçenlerde babasının ofisine giden İdil, bu resme bakıp 'ağlıyor abi, abinin saçı yok ' diye yorumda bulundu. Takiben, 'annenin saçı var, siiii. babanın da saçı var, babanın saçı kısa, corto corto' diye devam etti. Anne ve baba çocuk algısı karşında şaşkınlıkla birbirlerine bakakaldılar.

10 Aralık 2010 Cuma

Bir kitap İdil'e bir kitap anneye

İdil kuzumun kitaplara ilgisi ve dolayısıyla kitaplığı büyümeye devam ediyor. Hatta kendi okuyuyormuş gibi yapıp mırıl mırıl mırıldanıyor ne olduğunu anlamadığım bir dilde. Kitaplığımız şimdiden üç dilde aynı masalları bir Türkçe bir İtalyanca dinliyor. Anne ve babanın farklı yorumlarıyla. Hatta arada İdil anlatsın dediğimize o anlatıyor biz dinliyoruz.

Aslında aklımda kendi okuduğum bir kitabı yazmak vardı ama sonra kızımın dediği gibi bir anneye bir idile yapmak geldi.

İdil son favorisi karlı günlerimizin anlam ve önemiyle uyumlu olarak
Pimpa e Il Pupazzo Max

Pimpa ve kardan adam Max'ın hikayesi. Pimpa iyi kalpli köpek, Armando onun sahibi. Beraber dağa tatile gidiyorlar. İdil bu kitapta Armando'nun kukuletasına, kardan adam Max'ı havuç burnuyla oldukça ilgili. Ama en çok tatile gitmek kısmına takıldı. Kızımın tatili geldi:.-))

Annenin bitirdiği son kitapsa alzheimer hastalığıyla ilgili bir roman: Still Alice (Lisa Genova)

50 yaşında alzheimer olan bir kadının yaşadıklarını anlatıyor. Romanın kahramanı Harvardlı bir psikoloji profesörü, 3 tane yetişkin çocuğu var. Çok genç yaşta karşılaştığı bu hastalık onu kısa bir sürede işini yapamaz, insanlarla konuşamaz hatta çocuklarını ve eşini tanıyamaz hale getiriyor. En yakınlarını bile tanımayacak hale getiren bu beyin deformasyonu nasıl bir şeydir? Genetik mirasla ilgili olduğu anlaşılan bu hastalık anne ya da babada varsa çocukta olma ihtimalı yüzde elliymiş.

Daha önce yazar Iris Murdoch'un hayatını anlatan ve başrolünü Judi Dench'in oynadığı Iris filminde bu hastalıkla ilgili ilk şokumu yaşamıştım. Kitap üstüne tuz biber oldu. Niye bilmiyorum ama bu aralardan damardan takılıyorum.


9 Aralık 2010 Perşembe

Kısa kısa haberler

21 aylık oldu İdil'im. Bir yaş sonrası gelişim o kadar hızlandı ki ben hızına yetişemedim. Bu nedenle uzun zamandır aylık gelişimleri kaydetmeyi bıraktım. En son 17 aylık olduğunda yazmışım.
Aklıma geldiği gibi, kronolojik takılmadan yazayım belki sonra düzenlerim.

  • Geçtiğimiz hafta sonu (4 Aralık 2010) bir arkadaşımızın evinde, kendi kendine ve hiç tutunmadan basamak inip çıktı ve çok mutlu oldu. Bana uzun zamandır yapabilirmiş gibi geliyordu ama cesaretlendirmek istemedim bekledim kendi yapsın diye.
  • Artık ciddi ciddi konuşuyoruz. Türkçe, italyanca cümleler kuruluyor. Ama İtalyanca cümle yapısı Türkçe gibi özne nesne yüklem şeklinde. Bir de iki dilden kelimelerle cümle yapıyor:
lettone'ye (büyük yatak) gidelim
İdil'in passegino'su (puseti)

  • Sabahları yatağa yanımıza alınca:
Baba İdil'e süt getirsin. Anne getirmesin baba getirsin.


  • İtalyanca kuraldışı fiileri geçmiş zamanda kullanırken kurallı fiiller gibi çekim yapıyor. Kendince kurallı fiil çekimini çözmüş minnak.
scendere (inmek) ---> scenduto (idilcesi), sceso (doğrusu)
mettere (koymak)---> mettuto (idilcesi), messo (doğrusu)
  • Kreşle birlikte fransızca da başladı. Öğretmelerine göre artık onları anlıyor ve ufak tefek konuşuyor. Ben ona fransızca kelimeler söylediğimde çok mutlu oluyor. Geçenlerde yemekten sonra ağzını silmek istediğimde mızlandı. Kreşte hiç böyle tepki koyulmuyor. Ben de gel İdil ağzını silelim diye fransızca söyleyince paşa paşa sildirdi. Nasıl bir şeydir bu anlamadım.
  • İdil'in öğrendiği ilk fransızca şarkı:
Bonjour tout va bien
J’ai mes dix doigts, mes deux mains
Deux yeux encore fatigués
Comme tous les matins
  • Dün benim bir hırkamı giymis ortalıkta İdil toplantıya gidiyor diye geziyordu. Geçen hafta babasının ofisine gitmiştik babası toplantıdayken bekledik şimdi toplantı kelimesi dilimizden düşmüyor.
  • Bu yıl ilk defa St. Nicolas'a ile tanıştık.(Noel babanın nordik versiyonu, 6 aralıkta geliyor) Yanında değildim kreşe gelmiş, biskuvi ve çikolata vermiş hediye, şarkılar söylemişler. Eve gelince İdil St. Nicolas'a nasıldı, beyaz sakalı varmıydı? Giysileri ne renkti? Kırmızı mıydı? falan dediğimde benim de St. Nicolas'yı tanıdığımı anlayıp mutlu ve muzur bir şekilde güldü. (Henüz çikolata yemeyen (yedirilmeyen) İdil'cim kendisine hediye gelen çikolata paketini alıp annenin babanın diyerek bize verdi).
  • Bu hafta sonu İdil kreşten ilk sıkı virusunu alıp hastalandı.Cumartesi ve pazar bol gezmeli geçti. Pazar akşamı eve geldik, yemek istedi. En sevdiği makarnaya bile burun kıvırdı. Sonra banyodan çıkınca çıkardıç Bir baktık ateş 39.5. Kendi kusmasından korktu ve iğrendi. Ne olduğunu anlamadığı için ağladı durdu.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Anne direksiyon başına

Bugün direksiyon dersi almaya başladım. Senelerdir Brüksel toplu taşımacılığının ve benim tabanvayın nimetlerinden yararlandıktan sonra çocuklu hayat araba gerektirdiği için 1996'da alınmış ehliyetimi tedavüle soktum.

Ben ehliyet kursuna gittiğim zaman arabalar karbüratörlüydü, direksiyonu çevirirken ter içinde kalırdım. Airbag falan hak getire. (İhtiyar edebiyatı gibi oldu netekim ama öyle o yolda ilerliyoruz.) Şimdi her şey daha pratik, daha modern, daha güvenli.

Bunca yıldır kısa bir süre otomatik bir araba kullanma dışında pek bir deneyimim olmadı. Brüksel'de trafiği İstanbul gibi stresli olmasa bile araba kullanmak beni strese sokuyor. Bu nedenle bugüne kadar kafama pek takmadım araba kullanmaya. Ama İdil ile toplu taşımacılık karda kışta zor (bugün -7 derece) deyip elimi taşın altına koydum. 2 saat sonunda sağsağlim başlangıç noktamıza vardık. Anladım ki benim için sorun psikolojik blokaj. Kendime güvendiğim ve soğukkanlı davrandığımda işler yolunda. Pazartesi günkü ikinci derse kadar kendim kendime psikolojik doping yapacağım.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Zamane çocukları

Bizler bir yaşında oyuncakların pille çalıştığını bilir miydik? Kaçımızın pilli oyuncağı vardı? Pil bitince anne/baba değiştirsin dedik mi hiç? İdil yakında hangi boy, tip pil kullanmamızı söylerse diye korkuyorum sanki:-)

Anne, İdil ve Kaydırak

İdil bu yaz kuzeninin kaydırağında oldukça keyifli saatler geçirince eve de bir tane aldık. Parka gittiğinde yüzüne pek bakmazdı kaydırağın, salıncak sırası beklemek daha keyifli gelirdi minik hanıma. Şimdi de öyle ayılıp bayılmıyor ama arada vıjjjjtttt diye kaymak (annenin ses efektiyle) hosuna gidiyor.

Dün akşam yine uyku öncesi delirme fazında kaydırak sefası yapıldı. Bir ara, anne de kaysın anne de kaysın, şeklindeki talebini yine kendisi yanıtladı: 'Annenin poposu sığmıyor'. Gülmekten dağıldım. Bir kere söylemiş hatta örnekle göstermiştim nasıl sığmadığımı hangi arada kaydetti anlamadım. Zamane çocuğu ne olucak!!

19 Kasım 2010 Cuma

Gittik, gördük, geldik

Kasım ilk günlerine denk gelen Azizler Günü tatiline babamız üç gün de yıllık izninden ekleyince al sana bir hafta tatil ve ey azizler çoook aziz olun deyip yola düştük. Hedefimiz Prag ama çocukla 900 km kadar yolu bir günde alamayacağımız için yol üstünde geceleyecek mekan aradık. Neticede rotamız Heidelberg, Karlovy Vary ve Prag şeklinde çizildi.

Biz sevgiloşla daha da bir sevgili olduğumuz evliliğimizin ikinci yılında aynı yolu katetmistik. Bu sefer amaç annemi Prag şehriyle tanıştırmaktı. Anneannemiz tanıştı memnun oldu, biz de beraber gezip tozmaktan:-))

1. Etap Brüksel-Heidelberg (yaklasık 450 km)


Puslu, yağmurlu bir havada yola çıktık. Köln yolunda cumartesi trafiğine takılınca navigator bacımızı dinleyip ara yollara daldık. İdilcim akan trafikte kosturan arabamızda mışıl mışıl uyurken akış durunca açtı gözlerine eee niye gitmiyoruz gibisinden baktı. ondan sonra binbir şaklabanlıkla önce yemek molası sonra otele kadar kızımı oyaladık.

Bacıyı dinlememiz iyi mi kötü mü oldu bilinmez ama tahmini saat ikide varış planımız hayal oldu. Akşam üzere beşte vardığımız otelimizden apar topar şehre akıp, huysuzlanan İdil'in talebi üzerine yedi gibi otele geri döndük. Soğuk ama yağmursuz havaya şükredip Heidelberg merkezinde gezerken kayısı kayısı diye tutturan İdil'in (daha doğrusu bizim) imdadına bir Türk bakkalı yetişti.

Heidelberg güzel bir üniversite şehri. Gençlik enerjisi her şehri canlandırıyor, yaşanır kılıyor. Almanya'dan pek haz etmesek bile görebildiğimiz kadarıyla sonbaharın tüm renklerine bürünmüş Heidelberg'i sevdik.
2. Etap -Heidelberg ---> Karlovy Vary (Çek Cumhuriyeti) (yaklaşık 450 km)


Ertesi sabah sıkı bir kahvaltı ardından japon turistler vari iki şipşaktan sonra düştük yine yola. Akıllı navigator abla bu sefer bizi öyle yollara soktu ki, otoyol cumhuriyeti Almanya'da tali yol denetimi yaptık. Karlovy Vary'ye, İdil'le karlovivari karlovivari diye uydurma şarkılar söyleyerek, kırmızı ışıklara lütfen yeşil yansın diyerek, yandığında sevinç çığlıkları atarak, akşam üzere dört gibi vardık.

Karlovy Vary, Çeklerin ünlü kaplıca şehri. Atatürk'ün de 1918'de tedavi için gittiği bu şehri , Casino Royal filminde 007 Bond abinin kumar macerasında görüp, merak etmiştik. Zenginliğini muhteşem mimarisi, mücevher ve İtalyan moda markarıyla sergileyen Carlsbad (İngilazcası böyle), Çek Kralı IV. Karl'ın yazlığıymış. Sonbahar renkler bizi burada da büyüledi. Türklerin oldukça rağbet ettiği bu yerde turistler ellerinde ibrik benzeri kadehlerle kaplıca suyu içip, şehri turluyor. Komik geldi gözüme, suyu ilaç niyetine bile olsa içemedim.

Akşam yemeğini kaldığımız otelin restoranında yedik. İdil garson abisini çok beğendi ve sürekli 'thank you' diyerek dikkatini çekmeye çalıştı. Çok güldük onun o cilveli hallerine. Nerden öğreniyor bu cilveleri dokusunda var herhalde ama annesinden almadığı kesin.

3. Etap Karlovy Vary--->Prag (150 km)



Prag'a vardığımızda hava kararmıstı. Eşyaları residansa bırakıp kendimizi sokağa attık. Arabada oturmaktan sıkılan İdil yorgunluğun verdiği deli enerjiyle eski şehir meydanında koştu, güvercinleri kovaladı, karanlıkta dışarıda olmanın tadını çıkardı. İdil için hava kararması babanın gelmesi demek ve o saatte genelde evde uyku rutinine başlar. Tatilde ki rutin dışı yaşam kızımın hoşuna gitti. Ama yarım saat sonra eller kulağı kaşımaya başlayınca bizde evimizin yolunu tuttuk.

İki buçuk gün kaldığımız Prag'da İdil en çok büyük tiktak'ı (astronomi saati), güvercinleri ve bisiklet parklarını sevdi. Bisiklet parklarınının içinden kendi başına geçtiğinde çok mutlu oldu kuzum.

Aslında pazar günü dönmeyi planladığımız gezimizden, İdil'in kreşe alışma süreci baltalamayalım diyen annesinin babasını da ikna etmesiyle, perşembe akşamı döndük. Hem de yolda gecelemeden 10 saatte biri bir saat diğeri yarım saat olmak üzere iki mola vererek. Bir delilik yaptık, İdil de iyi sabretti. Biz bu çocuğu çok mu zorluyoruz acaba??

Netice de İdil ertesi gün kreşe gitti ve tekrar haftasonu muhabettine başladık anne baba İdil olarak. Kreşe başladı başlayalı evde anneanne ve anne varsa her şeyi anne yapsın, baba kapıdan girince de annenin pabucu dama, bu sefer her şey babadan bekleniyor.

Sonraki post İdil'in kreş maceralarının ikinci bölümü.


5 Kasım 2010 Cuma

İdil’in kreş macerası 1

30 Eylül-29 Ekim 2010

30 Eylül’de alıştırma seanslarıyla başlayan kreş maceramız devam ediyor. Şimdilik yarım gün,12’ye kadar takılıyoruz, Kreşte uyku henüz plan düzeyinde, yemek az buçuk, tadımlık denebilir.

İdil başladığında sınıfta sadece 3 erkek çocuk vardı. Tomas (19a), Matteo (15a) ve Zam (17a). Hepsi İdil’den küçük ve henüz konuşmuyorlar. Daha önce başka kreşteymişler. Şimdi Nina ve Bayiga adında iki bücür daha alıştırma seanslarıyla başladılar. Bu kreşin iyi tarafı çocuklar teker teker alınıyor alıştırılıyor. İki öğretmen var başlarında. Tüm çoçuklar başladığında 10 kişi olacaklar.


İdil için en büyük zorluk kreşte Fransızca konuşulması ve diğer çocukların konuşmaması oldu diye düşünüyorum. Öğretmenleri de aynı fikirde. Bir öğretmen İtalyan asıllı olduğu için İdil’i anlıyor ama onunla Fransızca konuşuyor.

Kreşe başladı başlayalı bir anne gitme baba gitme halleri gözlemleniyor İdil’de. Kucak kucak diye ağlıyor ki önceden hiç istemezdi. Sürekli ona anne ve babanın gideceğini ama mutlaka döneceğini anlatıyoruz. Döndüğümüzde bak anne geldi, geleceğim demişti geldi diye altını çiziyoruz. Şimdilik olumlu işaretler var. Kucak konusunda bebeklerin sürekli kucakta gezdiğini çünkü yürüyemediklerini söylüyoruz. O da büyüyüp abla olacağını ve kocaman bisiklete bineceğini söyleyerek bu kucak takıntısını yenmeye çalışıyor. Parmak kadar çocuk duygusal olarak yoruluyor tabi. Tabi ki şımartma pahasına da olsa kreşe gitmediği zaman mutlaka yanında olmaya çalışıyoruz. Baba işten çıkıp koştur koştur eve dönüyor anne dışarda işi varsa ışık hızıyla halletmeye çalışıyor.

İlk günlerde bırakıp çıktığımda kreş yakınındaki bir kafede oturup stresli bir şekilde çağrılmayı bekliyordum. Bir keresinde kucağımdan inmediği için bırakıp gidemedim bile. Genelde arkamdan beş dakika ağlayıp oyuna dalmış arada bir kapı açılıp biri geldiğiğnde anne geldi baba geldi diye kapıya gidip ağlamış. Öğretmenleri bir bir buçuk saat sonra arayıp gelin alın diyorlardı. Ben kapıdan girince gidelim diye ağlıyarak kucağıma gelmek istiyordu. Kreş babasının ve benim eski işyerimin yanında olduğu için sabah babasıyla gidiyor, öğlen babasıyla dönüyor. Babanın toplantısı varsa ben gidip alıyorum. Ağlamaya devam ama süresi azalıyor ve oyunlardan zevk almaya başlıyor şeklinde feedback aldık. Kreş sonrası evde arada sırada oradaki arkadaşlarıyla ilgili bir şeyler söylüyor.

Bugün (29 Ekim) almaya gittiğimde önce beni görünce ağlar gibi yaptı kucak kucak dedi. Sonra bana ordaki oyunlarını kitaplarını gösterdi. Masaya oturup şekilleri kutuya attı. Yemekte kendisi gidip yemek istemis. Olumlu gelişmeler aman nazar değmesin:-)

İlk günlerde gündermesem mi acaba? Evde daha mı iyi olur diye düşündüysem de şimdi ağlasa bile kreşin uzun vadede İdil için iyi olacağına inanıyorum. Toplu hayata uyum, aile dışındaki insanlarla iletişim ve bağımsızlaşmak açısından kreş ev ortamında daha faydalı gibi geliyor.

Yarın bir haftalık bir tatile gidiyoruz. Dönüşte kreş sil baştan olabilir, bekleyip göreceğiz ikinci bölümde ne olacak diye.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Tatilden notlar

Eylülde yazılmış bir yazı ancak şimdi post edebildim. Birazcık tarih oldu diyebiliriz özellikle Brüksel'in kar kış hallerinde:-(

18 gün oldu Brüksel’imizi terk eyleyeli. Bayrama kadar yazlıkçılığa devam. Bu süreçte olan biteni özetleyelim, kayda geçelim.

Brüksel.İstanbul-Bodrum yolculuğu

Sabah evden çıkıs 09:00 akşam yazlığa varış 24:00
3 saatlik Brüksel İstanbul uçuşu beklenenden iyi geçti. Teletubbies dvd si, kitaplarımız sagolsun. 1 saat 20 dk uyku geri kalan sürede kitap dvd derken vardık. İniş ve kalkışlarda kısıtlanmaktan hoşlanmasa da oyalamayı başardık.

İstanbul -Bodrum uçuşunu öne alamadığım için 5 saat İstanbul’da ya sabır seklinde beklemedik. Bekleyişten akılda kalanlar: İdilin havalimanı lounge’ında duracell tavsanı gibi tozutması, uyumamak için elinden gelen herşeyi yapması (sadece ve sade ucak havalandıktan 5 dk sonra uykuya dalması -21:45), benim sıkıntıdan stresten sürekli büfeye gidip tıkınmam (neyseki hepsini idilin pesinde kosarak yaktım)
Kaybolan valiz nedeniyle Bodrum havalimanında 45 dk bekleme durumları.
Uçuşta uyuyan İdil hanımın uyanması.
Gece yarısı 30 derece bir Bodrum tarafından karşılanmamız, uyku sersemı idilin bunalıp yolda tekrar uykuya dalana kadar mızlaması.

Yeni bir yere uyum

İdil’in 6 aylıkken de burada olduğunun tek kanıtı odamızda kurulu park bebek yatağı. Bu yıl artık kendi odasında uyuyor ve sözkonusu park yatağı gösterip İdil piccola piccola (küçük küçük) diyor.

İlk günlerde ev kalabalık olduğundan (dayı, dede, enişte, teyze) bana ve babasına yapışık yaşadı. Dayı ile buzları hemen eritti ama diğer aile efradına pek yanaşmadı. Daha sonrasında ise havuz, bahçe, çiçekler, merdiven, musluk, hortum, kova, kürek, kum, güneş karınca, arı, taşlar, çakıllar (bu liste uzar gider) derken apartman çocuğu açık havaya uyumda sorun yaşamadı.

Deniz-havuz maceraları

Suyla aramız iyi ama simit gibi özgürlüğümüzü kısıtlayıcı şeylere tahammülüz yok. Kolluklarda aynı şekilde. Simitte iki dakika yüzdükten sonra kalk kalk diye itiraz başlıyor. Kumsalda bodoslama suya doğru koşuyoruz. Bir keresinde anne ve babasının dizi dibinde yüzüstü kapakladı suya. Neyseki korkmadan kaptık kaldırdık, ne olduğunu pek anlayamadı. Tuzlu suyu içmeyi seviyoruz. Küçük hanım sığ sularda anne ve baba tarafında pervane gibi döndürülmeye bayılıyor. Tabi annenin yorgunluk ve klima bileşimiyle haşat olan sırtını pek dikkate almıyor İdil kuş.

24 Ekim 2010 Pazar

Kendimden sikayetciyim!!!

Duygusal olarak çok garip bir yerlerdeyim bu aralar. İşimden ayrılalı 3 hafta oluyor. Aynı zamanda İdil yarım gün kreşe başladı. Bir harala güreledir gidiyor. Sabahları evde tedirgin bir şekilde İdil’i almayı bekliyorum. Ağlıyor mu mutsuz mu diye. Hiçbir şeye odaklanamıyorum, hiçbir işi kotaramıyorum. Zaman, yararlı bir şey yapamamış olmanın huzursuzluğuyla bir solukta geçip gidiyor.

İdil de zor bir dönem geçiriyor. Kreşe başladı başlayalı anne baba anne baba şeklinde mızlanıp duruyor, sürekli kucak istiyor, bizi tuvalete bile göndermiyor. İnanılmaz boğucu bir durum. Kapıdan kaçarak çıkmak istemediğimiz için her seferinde evden arkamızda bir gözyaşı seli bırakarak ayrılıyoruz. (neyse ki biz çıktıktan hemen sonra sakinleşiyormuş)

İş konusunda aklımda bir çok alternatif, başarı (nedir??) yolları açık gibi geliyor ama aynı zamanda kapalı. Tek başıma yeni işe girişmekten de, sadece ev kadını olmaktan ve saç süpürge olayına girmekten korkuyorum. Üretmek topluma katkıda bulunmak istiyorum. Maddi gelirin yanı sıra yaptığım işten manevi tatmin almak istiyorum. Kolay çözüm yeni bir iş bulup tekrar boğulana kadar çalışmak. Zor kısmı gerçekten ne yapmak istediğimi bulup o hedefe kenetlenmek. Ama o kadar çok parçaya bölünmüşüm ki, kendimi dinlemeye bile konsantre olamıyorum. Bir sürü ses aynı anda kafamda vızıldıyor. Eskiden daha kolay karar verir daha çabuk uygulardım. Şimdi birçok seyi gözüm yemiyor, neden?? Daha mı tembel oldum, daha mı yaşlı daha mı korkak yoksa daha mı ne bilemiyorum.

Bu aralar yine alıp başımı gitme duygusu bastırdı. Hayalimde bir vespa üzerinde ben, dünya kepçe ben kazan durumları. Sorunlardan, sorumluluklardan, kararlardan kaçmak için daha ideal bir çözüm olabilir mi? Annelik bana zor mu geliyor acaba? Hep kendimi ertelemekten mi yoruldum?

Netice olarak kendimi kendime şikayet ediyorum. Bir daha ki yazımda kendimi yeni bir boyutta bulmayı diliyorum.




14 Ekim 2010 Perşembe

Yeni hayat

Meltem işten ayrıldı, İdil kreşe başladı. Koca bir yaz geçti, yazılacak şeyler birikti. Bense süper geride kaldım. Yetişemiyorum neden anlamıyorum da. İş insanı daha düzenli ve etkin yapıyor galiba.

Ekim ayı zor başladı. İşten ayrıldım hasta oldum ama yatıp dinlenme lüksüm olamadı çünkü İdil'in kreşe uyum süreci başladı. Her sabah git iki saat sonra al eve gel. Evde oyna kudur arada gelen krizleri savur . Bir de öksür tıksır işte böyle bir şeyler.

İdil ışık hızıyla büyüyor. Yanında konuşurken dikkat etmek gerekiyor her şeyi anlıyor. Artık sohbet edecek kıvama geliyor.

Şimdi yine çıkmam lazım ama önce

Yazılacaklar listesi:

uçak yolculuğu
yaz tatili
İdil, Elif, Neva ve Limon arkadaşlığı
İdil'in ilk bayramı
Kreşe başlama sürecinde yaşananlar
annenin çalışma planları
Babaanne dede ziyareti, kuzenlerle kudurma, köpeğimiz camilla
Kitaplarımız, oyunlarımız

5 Eylül 2010 Pazar

Nehir aktı gitti....

Çok inanmıştım küçük savaşçı Nehir'in bunu da yeneceğine.

Gittiğin yerde, çok sevdiğin pembeler içinde mutlu ol, dinlen miniğim.

Seni çok seviyoruz.

Kelimelerin tükendiği yerdeyim ... ailene ve tüm sevenlerine sabırlar diliyorum.

10 Ağustos 2010 Salı

Bir nefes bir es

Durup bir nefes almanın, nereye gidiyorum demenin zamanı gelmiş. Bunu bana hissettiren kızım İdil'in doğumu ve hızla büyümesi. Benim için bir nefes, bir es molası eylül sonunda başlıyor. Toplam 13 yıllık çalışma hayatıma (son 8 yıl hiç ara vermeden; cuma akşamı eski işyerimden çıktım pazartesi yeni işime başladım) gerçekten ne yapmak istediğimi bulmak için biraz ara vereceğim. Eğitimini aldığım konuda çalışmak bana haz vermiyor. Herşey o kadar havada, neticeden uzak, laf kalabalığı halindeki bazen keşke mutfakta aşçı yamaklığı yapsam diyorum. Soyulan patatesler, soğanlar neticede iş kendini gösteriyor. (Fransa'da Cordon Bleu aşçılık okuluna baktım çok ama çok pahalı :- ((

Evet, Eylül sonunda sözleşmem bitiyor. Bu işte çalışmak için gözümü karartıp, süresiz ve güvenceli işimi bıraktım. Üç yıllık bir macera oldu ama kendimi hiç ama hiç doğru yerde hissedemedim. Hep bir eğritilik vardı duruşumda, oturuşumda. Buradaki oyunları, hesapları anladım anlamasına da, benim kimyamla uyuşamadı sözkonusu oyunlar. Sonuç olarak 'arriverderci ....' demeye az kaldı.

Niye İdil bu kararımda etkili oldu? Çünkü sevmediğim bir işi yaparken, onunla olan zamanımdan çalıyorum gibi geliyor. Bu da beni mutsuz ve huzursuz ediyor. Kızımın beni sevmediği bir iş için boşuna didinen, mutsuz bir anne olarak görmesini istemiyorum. Kontratım bitmese bu kararı almam kesinlikle daha zor olurdu, kendimi iyice tükettikten sonra bu noktaya gelirdim belki. Sanırım birazda bu nedenle aynı sektörde açılabilecek yeni pozisyonları araştırmadım.

Böyle bir imkanım olduğu için şanslıyım ama ne istediğimi bulamazsam ya diye de üç buçuk atıyorum. Kendimi tanıyorum ve biliyorum ki maymun iştahlıyım. Kafamda pilates öğretmenliğinden çocuk kitabı yazar-çizerliğine, girişimcilikten sosyal sorumluluk alanında etkinliklere, doktoradan sokak çalgıcılığına kadar bin türlü şey geçiyor. Tabi bu saydıklarımın bir çoğu için gerekli donanıma sahip değilim, yatırım yapmak lazım yani. Maymun iştahlı, meraklı ama aynı zamanda tembel ve çabuk sıkılan biri olduğumu söylemiş miydim??. Bütün bunlar bir araya gelince ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değil. Orta yaş krizine falan mı giriyorum ben acaba. 20+18 yaş, orta yaş sınıfına girer mi ki?

Neyse şimdi tatile konsantre olmalı. Geri sayım başladı, kuş olup kanatlanmamıza az kaldı.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Güzel bir cumartesi






Meltem Brüksel'den bildiriyor:
Geçtiğimiz cumartesi İdil'in Kaan doğmadan önceki en minik arkadaşı Aylin'in bir yaşını kutladık.
Aylin doğum gününde cool bir şekilde ortalarda takıldı. Kendi ajandası çerçevesinde aktivitilerini sürdürdü.


İdil ve Ela bahçedeki taze domatesleri dalından koparttı. Ela domatesi dişlerken İdil elinden kaptı. Domates güzelliğini kaptırmam edasıyla kameraya gülümsedi.


İlerleyen dakikalarda Ela kameralara gülümserken, İdil de Ela'nın elindeki oyuncağı nasıl alırım diye düşünürken yakalandı.

Aylin'in doğum günü vesilesiyle Kaan bebek de mevsim açılışını yaptı. Brüksel etkinliklerine katıldı ve Londra'ya gitmek üzere hepimize hoşçakalın, biraz daha büyüyünce görüşürüz dedi.



Brüksel'deki bu güzel bir yaz günü, AB'li devlet büyüklerimizden eksik kalmayarak bir aile fotoğrafıyla bitirildi. Tabiki bu aile fotoğrafı asık suratlı ve sıkıcı politikacılarınkinden daha şirin ve samimi oldu. Türkiye'de tatilde olan Derin ve ailesini de gözler ve gönüller aradı.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Çoçuk ve evham

Eskiden hep duyardım annelerimizi konuşurken, ay o çok evhamlı bir kadın (anne), çocuğuna şöyle yaptı böyle yaptırmadı, diye. Şimdi kendimi, sen de mi Meltem hallerinde buluyorum. Özgür, özgüvenli bir çoçuk yetiştirmek istiyorum ama olasılıkları (başkalarının başına gelenleri, kötü insanların varlığını vb) düşündükçe ikilemler arasında boğuluyorum. Nasıl yapmalı nasıl etmeli diye bir düşünce alıyor.

Brüksel'e geldiğim yıl bu şehir ve ülke, kaybolan iki kız çocuğunun akibetinden dolayı ayaktaydı. Büyük protesto gösterileri düzenlenmişti. Bendeniz 24 yaşında, yeni evli bir hatun olaraktan burada çocuk falan yapılmaz, diye görüş bildiriyordum. Etrafta çocuğunu serbest bırakan kadınlar manyak mısınız diye bakıyordum. Neticede bende çocuktum (hala da büyümedim). ve insanları daha kolay yargılıyordum. Geçen 13 yılda korkularım duyduğum başka örneklerle büyüdü. Ve bu arada ben de anne oldum. Ve ta taa duyduğum hikayelerle gübrelenmiş hayal gücüm ve korkularımla ilk defa geçen hafta yüzyüze geldim. Neticede belki önemli birşey olmadı ama olabilirdi de. Nasreddin hocanın testi hikayesi misali. Ne mi oldu?

Geçen hafta iş dönüşü çekirdek aile olarak sokağımızın köşesindeki markete alışverişe gittik. Genelde 2 günde bir taze taze alıp yemeğe çalışıyoruz (buralara gelene ne kadar taze kalabiliyorsa meyve ve sebzeler). İdil hanım ve anane genelde gündüz yapıyorlar bu alışverişi . Süpermarketimiz delez (Delhaize) küçük hanımın eğlence ve sosyalleşme ortamı. Artık raflarda yediği ürünleri göstererek isimlerini söylüyor. Bir de rutinimiz var: taze alınan baget ekmeğin köşesini koparılıp bızdığın eline verilecek kemirilmek ve ufalanmak üzere.

İdil hanımın anane ile market gezileri pusetli oluyor. Anne ve baba ile gittiğinde ise duruma göre değişiyor. İşte geçen haftaki alışverişte bir özgürlük patlaması yaşadık ve üçümüz yürüyerek gidelim dedik. Babamıza sen idil'e göz kulak olurken ben de sepeti doldurayım dedim. Tabi göz ucuyla ve kulakla takipteyim. İdil de anne anne diye peşimden gelip havuç, peynir raftan kaptığını atıyor sepete. Alışverişin sonunda ben et reyonunda daha taze ne varmış diye dikkatimi son kullanma tarihine verdiğim birkaç saniye içinde babamızda şarküteri reyonuna dalmış. Tam kafamı kaldırıp İdil nerde diyecekken, ağlayan bir çocuk sesi, babanın İdil İdil diye bağırması ve benim dönüp İdil'i görememem film şeridi gibi geliyor şimdi. Sonraki 5 saniye içinde zincirleme şekilde yaşadığım tepkiler; ağlayan çocuk İdil değilmiş (oh), İdil nerde o zaman (eyvah), koş koş İdil'i bul (ya birisi alıp götürdüyse Allahım sen koru lütfen), arkadaki içki koridorunda İdil bulunur (çok şükür), babaya bakılır (gırrr). Bunların hepsi saniyeler içinde oldu. Aklım başımdan gitti. Babaya göre abartıyorum alt tarafı iki saniye gözünden kaçmış gırrrrrrr . Neticede her şey yolunda ama ben dersimi aldım. Gözler dört deği lsekiz açılacak. Bizimki gibi hareketli çocuk sözkonusu olduğunda rahatlamak imkansız.

Üstüne dün Ayşe Arman'ın yazısını okuyunca aklıma yine bizim yazlıktaki havuz düştü. Etrafında koruma olmadığı için İdil'i bahçede bir saniye bile yalnız bırakmamız gerekecek. Bahçede oynarken kolluklarını taksak bile çıkaracaktır. Kolluk çare, çözüm değil. Merdivenlere falan koruyucu demir taktırdık ama havuz yandaki evle ortak olunca çözüm bulmak zor. Bizim hanım yapmaması gerekn şeyleri biliyor ama çocuk aklına mantığına gel de güven. Neyse olumlu düşünmeli. Anne ve babayla deniz kum keyfi yapıcak kuzum. Havuza da sadece ve sadece biz varken girmeyi öğrenecek. Anne ve baba da atmaca gibi İdil'i kollayacak.

Duyduk duymadık demeyin evhamlı anne oluyorum galiba. Neyse ki bugün amazon'dan The Idle Parent kitabı geldi. Aman doktor derdime bir çare olacak mı??

21 Temmuz 2010 Çarşamba

İdil'den pozlar III


Doktora gitmeden kendime biraz çeki düzen vereyim dedim de

İdil: Çilek çilek bi daha bi daha
Anne: Bitti
İdil: delez delez (supermarket delhaize)



hmmm ne muzurluk yapsam?


Güneşli günde güleç yüzlü İdil (yanaklara bakanda tombik sanar)

20 Temmuz 2010 Salı

Bir buçuğa bir kala

Anne: İdil kaç yaşında?
İdil: bi bi

Baba: İdil ne kadar sempatik? (Quanto simpatico idil?)
İdil: umiyone (un millione_ bir milyon)

Anne: parka gidelim mi idil?
İdil: parka parka dıgıdık dıgıdık…

Anne: idil anne geldi
İdil: tabiyz tabiyz (teletubbies)
Idil: mini mini,(mini mini bir kuş) ; foster foster (dr. Foster tekerleme bkz teletubbies..); tivinki tivinki (twinkle twinkle little star), tonmulen tonmulen (ton moulin-degirmenci şarkısı)

Sevimli papağan İdil'imiz parktaki arkadaşları ve teletubbies sayesinde Fransızca ve İngilizce şakımaya başladı. Umarım kafası çok karışmıyordur. Bi da bi da (bir daha), egeyn (again), ankoya (ancora) bu aralar en çok kullandığı kelimeler. Israrcılık ve mızmızlık da başladı görüldüğü üzere,

Dil gelisimi hızla ilerliyor. Birçok şeyi anlıyor. Artık yanında konuşurken dikkat ediyoruz. Mesela dün akşam banyosunu yaptırırken (banyoda saçımı yıkamadığımız sürece sorun yok) annemle saçını yıkamaktan bahsettigimiz anda kalk kalk diyerekten küvette ayaklandı ve etinden et koparıyormuşuzcasına ağladı. Üstüne giydirmek, saçını kurutmak için emzik verip sakinleştirdik. Emziği sadece uyurken verdiğim için kendimi biraz yenik hissettim ama mücadele gücüm kalmamıştı.

Geçenlerde yine arkadaşlarla parka gitmiştik. İdil hanımın akşam yemeğini orada yedirirken, ''ay ne güzel yiyor'' şeklindeki yorumlara, ''sormayın dün şöyle yaptı, böyle yaptı, kaşığı savurdu attı'', der demez bizimki kaşığı salladı attı yine. Çok dikkatli olmak lazım, şımarma sezonu açıldı galiba. Şimdi böyleyse 'terrible two' döneminde ne yapacağız diyorum, kreş öğretmenlerinin yetenek ve bilgilerine sığınıyorum.

Yemekleri kendimiz yiyoruz, suyumuzu bardaktan kendimiz içiyoruz. Akşam uyuma sütü ve anneanne bağımlısıyız. Bazen uykumuz geldiğinde anneyi elimizin tersiyle itiyor, tiz anane gelsin diye buyuruyoruz. Merak ediyorum bu tavırlar nasıl öğreniliyor diye, bizden görmediği kesin. Genetik mi, sosyal çevre mi çözemedim.

Galiba burnunu temizlerken İdilimi istemeden burnunu karıştıran bir çocuk yaptım. Serum fizyolojik desteği yumuşattığım maddeleri alırken şirinlik olsun diye ''aa bak burun balığı varmıs, yakalayalım'' diyordum. Şimdi idil burnuna parmağını sokup karıştırıp üretim varsa alıp bize veriyor. Takıntı olabilir endişesiyle çok üzerine düşmek istemiyorum. Belki zamanla unutur. İdil de bit delik takıntısı var zaten. hem kendisinin hem de anne veya babanın göbek, burun, kulak ve göz parmağını sokmaktan ve karşısındakinin canın havliyle çıkardığı ay sesinden çok keyif alıyoruz. Neden keyif alıyor bir muamma büyüyünce sorucam.

Diğer bir endişe verici gelişme düştüğünde ya da ayağını bir yere çarpıp acıttığında, oraya, o şeye vurarak tepki vermesi. 11 aylıkken acemi acemi yürürken yaptığı kazalarda ağlamasın, korkmasın diye sandalyeye koltuğa şakayla karışık ''hıı seni yaramaz niye uf yaptın kızıma'' şeklinde hafifçe vurmuştum bir kaç kere. Bizim copycat koypalamış hareketi hemen. Neyse artık yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya başladık umarım çabucak unutur bu şekilde tepki vermeyi.

Gece uykularımızsa şöyle böyle. Genelde 3-4-5 arası ev ahalisini bir (bazen iki) yokluyoruz ama biraz su içtikten sonra totomuzu dönüp dalabiliyoruz tekrar uykuya. Bazı geceler ayakta kafamızı duvara vurma eğiliminde oluyoruz. Arada bir gücüm yoksa sabah 5-6 gibi yanıma alıyorum, sabah şekerlemesi durumları. Ama artık eskisi gibi yatak keyfi istemiyor, yataktan hızla inip yatak odasının kapısını kendi açıp (bu arada kendim kendim idil diyerek bana sen açma demek istiyor) salona oyuncak oyuncak diye koşuyor.

Bu hafta iyice dellendi çünkü baba iş seyahatinde bir haftadır sadece skype aracılığıyla konuşuyoruz. Pazar günü baba cep telefonunu otelde unutunca ve anne her cepten arama sonucunda İdil'e cevap vermiyor kızım deyince yavruş annenin telefonuna bakıp bakıp 'cevap cevap' diye sayıkladı. Bu sabahsa 5 buçukta hortladı ama gergin ve sinirli bir şekilde. Belli ki uykusunu alamamış ama dalamıyorda uykuya. Sanırım bizim bauv bauv dişleri teşrif edecekler, sağ üstü kabarmış gördüm ama teftiş etmek ne mümkün açmıyor ağzını. Bu akşam dönüyor baba. bakalım ne tepki verecek minnak.

Yarın Belçika'nın milli bayramı, tatil netekim. Ağustos 15te başlayacak tatile kadar bununla idare edicez. Her ne kadar işler yavaşladıysa, brükselgiller tatil rehavetine daldıysa da, gidenlerin işi kalanlara kalıyor. Ama bugün oturdum ve yazdım, hem iş hem blog, kaytarmaca durumları hafiften. Söylemişmiydim, Eylül sonu işi bırakıyorum diye:-)) Biraz ara iyi gelecek. Sonrası hayırlısı diyelim haminne ruh haliyatıyla.

23 Haziran 2010 Çarşamba

16 ay geride kaldı

17. ayımızdayız. Bu dönemde ki büyüme hızına yetişemiyorum gibi. Yeteri kadar beraber olamıyorum diye üzülüyorum. İş cıkışı iki saat oynuyoruz. O saatlerde çok yorgun olduğu için yerine göre huysuz olabiliyor minik kuzu. Akşam uyuturken anneanne diye ağlıyor. Haklı tüm gün onunla geçince annem tüm ihtiyaçlarını karşılayan kişi olarak öne çıkıyor.

İki lisanla büyüme de tam gaz. Kelime dağarcığı çok gelişti. İki kelimeli cümleleri genelde Türkçe. Baba buna ne diyor diye sorunca italyanca anne ne diyor deyince Türkçesini söylüyor. Bu kimin oyuncağının cevabı İdil'in. Sonra annenin dolabındaki eşyalar bakıp annenin diyor. Geçen gün biryerlerde 2 sayısını görüp iki deyince koptum. Tüm kitapları arasında istediğini tanıyıp alması, idil ne buldun diye sorunca, yaprak diye getirip elime vermesi gibi şoklar yaşıyorum bu günlerde. Sanki hep bebek kalacaktı. İşten aradığımda keyfi yerindeyse iki kelime bile ediyor telefonda. Benimse arkama bakmadan işten kaçasım geliyor.

Geçen ay dört azı dişini çıkardı. Sıra köpeklerde. Ellerle ağız bütünleşti. Sulu sulu geziyoruz. Kendi başına yeme çabaları, kaşığın yarısı yere yarısı ağzına giderekten ilerliyor. Çilek yemeye bayılıyoruz. Bir de sabah kahvaltısında babayla musli ve sonrasında diş fırçalama rutini geliştirdik. İşe giderken daha fazla tepki veriyor, asansöre bizimle binip inmek istemiyor. Eskiden eline anahtar falan verir ikna ederdik, simdi asansörden çıkmadan anahtarı almak istiyor. Süpermarktet torbasını görünce, marketin adını söyleyerek dışarı çıkmak istiyor.

Ekim ayında kreşe başlıyacağız. Orada dil fransızca. Şimdiden kulağı alışşın diye fransızca şarkı cd si aldım. her sabah müzik müzik diye onu koymak istiyor ve komik komik dans ediyor. Bir de anne kız vals yapıyoruz, annenin mırıldandığı müzikle, çok keyif alıyor bidiri.

İdil yürümek nedir bilmiyor, sokakta sürekli koşuyor. Bazen acaba hiperaktif mi diye endişeleniyorum ama kitaplara göre normal böyle olması. Haftaya doktor kontrolünde, doktorun benimle dalga geçmesi ihtimalini göze alaraktan bu endişemi dile getirmek istiyorum. Çok heyecanlı, hareketleri, konuşmasıi kelimeleri tekrar edişindeki enerji normaldir diye umuyordum.

Bugün iş çıkışı beraber pazara gittik. Yolda gördüğü köpeklere hav hav diye bir gidişi var, yakalayıp almasam elini ağızlarına sokmaya çalışacak. Bir de kafelerde oturan adamlara amca amca diye gidiyor. Geöen gün annemle süpermarkette sırada beklerken önde italyanca konuşan kadınlara ''nonna'' (babaanne) diye atlamış.

Cumartesi günü altı ay süren ayarlama çalışmaları sonucunda bebeklerde/çocuklarda ilkyardım kursuna gittim. Bilmek önemli ama olasılıkları düşününce korku katsayısı alıyor başını gidiyor. Cahil cesareti ve huzuru diye bir şey var gerçekten. Bilmeyince endişe etmiyorsun. Kursta ne öğrendim ayrı bir yazıda.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İdil'den pozlar II

Uykudan uyanmış kuzu

Balkon gülü

Alaba alaba diye aldırdım babama ilk arabamı

Şirinlik muskası

Aaaaaaaaa

Lüksemburg'ta çocuk parkı

Niye kızdık acaba?

Ben iterim arabamı, sen yorulma annecim


Annelerden babalara kıyak

Babalar günü için Nurturia'dan eğlenceli bir girişim. Eşiniz ve çocuğunuzun ''en baba'' fotoğrafıyla Nurturia'nın yarışmasına katılın, bir adet Nintendo Wii kazanma şansını yakalayın.

Hadi bakalım anneler iş başına. İsterseniz arşivlere dalın, isterseniz alın elinize fotoğraf makinasını yaratıcılığınızın sınırlarını aşın. Nintendo olsun olmasın babalara güzel birer hediye verelim.

Ayrıntılı bilgi ve yarışma koşulları için:
http://www.nurturia.com.tr/competition/page

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Kısa kısa haberler 2

Boşlanmış, ihmal edilmiş bloguma yazmayalı bir ay olmuş, yuh sana tembel anne.

Saat 23:06'yı gösterirken suçluluk duygusu kıvranmaları içinde kısa kısa olsa da not düşmeli, bu gidişe bir dur demeli.

Mayıs ayı bu diyarda tatil ayı. Bilimum dini bayramlar var ama neden kim göğe yükselmiş, kim ermiş bilemiyorum, katolik sevgili de bilmedikten sonra kim takar (kızımıza vereceğimiz (!) dini eğitimin ilk ipuçları).

13-14 mayıs, 24 mayıs tatil aradaki bir haftayı da alınca al sana 10 gün nefes molası. Attık Idili, annemi arabaya düştük güney fransa yollarına, hedefimiz 1150 km ötedeki sahil kasabası Antibes.

Gidişte ve dönüşte konaklayarak toplam 4 gün yolda geçti. Lyon ve Dijon'da kaldık birer gece. Antibes kasbası Nice ve Cannes'a komşu, Monte Carlo da pek uzak sayılmaz dedik, fırsattan istifade ziyaret ettik.

Cannes film festivalinde birilerini görür müyüz diye bakındık, ben özellikle Bradangelina çiftine İdil aracılığıyla olta atarız diye umut etmiştim ama bu sene gelmemişler galiba. Gelseydiler şimdi kızımın celebrity arkadaşları olacaktı. garanti:-D

Neticede gezdik, gördük, geldik (resimleri yüklemek lazım). idil acıyan ve patlayan dişlerine rağmen çok uyumluydu maşallah tu tu tu. umarım hep böyle gezmeyi seven cocuk olur.

Gezerken hep içimden benim ülkemin de doğası bu kadar güzel, niye biz bu fransızlar gibi bakamıyoruz, değerlendiremiyoruz diye kızdım. Off ve de poff....

İdil araba koltuğunda rahat etti. Geriye dönük değil yola dönük koltuktu, içime başta çok sinmese de, bize dönük seyahat ederken daha mutluydu. Belçika'da geriye dönük koltuk bulmak almak sorun olunca, biz de isofix'le yetindik ama neticede memnunuz.

Yolda arabaları, trafik lambalarını sayıkladı durdu. Yeşil yandı, ayse tatile cıktı gibi anahtar kelime oldu.

Papağan halleri tam gaz. Artık hem türkçe hem italyanca kelimeleri tekrar ediyor. Türkçe halen daha ağır bassa da, her kelimeyi iki dilde de anlıyor.

Bana bazen anne bazen mamma diyor, babamız hala baba daha papa'lığa terfi edemedi.
Anneanne ise anaais ya da nonna.

Söylediği kelimeleri yazmam lazım yoksa unutuyorum.

Tatilde önce 5 mayısta rutin kontrole gittik, aşı olduk (menenjikok) simdi sadece bir karma aşı kaldı yapılacakç Birde isteğe bağlı hepatit ve su çicegi. Doktor su çiceğine pek yanaşmıyori geçirse daha iyi olur diyor, bence de. hepatit aşısını yaptırmaya karar verdik.

Boyumuz tatilden önce 80 cm kilo ise 10 kiloyu geçmişti. Sanırım deniz havası iyi geldi uzamışız. Giderkne uzun gelen pijamalar tam oluyor. Nasıl da büyüyorlar.

Birde öpmeyi öğrendi, canı isterse konduruveriyor birer tane. Ama istemezse no no no diyor başını iki yana sallayarak.

Uyku gözümden akıyor (sabah altı gibi kalk borusunu çalıyor bu aralar İdil hanım), kısa kısa derken biraz uzun oldu galiba.

Uyumadan iki sayfa da Elif Şafak'ın Şehrin Aynaları'nı okumaya çalışmalı. Kitap sardı ama geceden geceye 2ser sayfadan nereye kadar???

Bonne Nuit

25 Nisan 2010 Pazar

Aççi dudu???

Sinirler gergin mi gergin bugün. İdil bizi delirtti. Dişi mi ağrıyor, dönemsel mi bilmiyorum ama bir mızıldama bir mızıldama, hem beni hem babasını şişirdi. Tek sabır küpü anneanne.

Sabah uykusu 15 dakika olunca öğle yemeği için parktan eve dönerken arabasında bayılmak üzereydi. Alıp arabasından yürüttük. Tam yemek öncesi uyusaydı düzen müzen hak getire olacaktık. Neyse yemek sonrasında bir saat uyudu ama uyandık mızmıza devam. Sürekli mızıldanarak bir şey istime hali. Pazardan aldığım çilekleri yıkıyorum çilek istiyor ama ben ısırttırmıycam eline alacak. Minik minik doğradım tabağına koydum azıcık mıncıkladı bıraktı. Sonra mutfak tezgahına çıkmak istedi ben yemek yaparken, görmek yetmiyor ellemesi lazım. Çiğ tavuğa ben nasıl elleteyim seni meraklı kızım. İstediği yapılmayınca ağlama durumları. Baba ve ben yeter İdil ağlamakla eline bir şey geçmez diyoruz ama anneannemiz yüreği daha yufka (ben de canavar anne değilim ama şımarıklık ağlaması çok belli) Aççi dudu da yeni mızmızlama lafımız. Ne demek istediğini anlamak istediğimde emin değilim.

Yeni bir huy edindik banyo yapmak istemiyoruz. Feryat figan ağlıyor bizim su kuşu. Doğduğundan 7-8 aylık olana kadar her akşam sonrasında ise gün aşırı olan bıcı bıcı banyolarımız son bir haftadır kabus oldu. Son bir iki banyoda köpük yapmıştım eğlenir belki diye bu akşam onu kaldırdım bebek ürünü ama belki yakıyordur, ya da korkuyordur diye. Yine ağladı, eliyle duşu itti durdu. Ne yapmalı ne etmeli, araştırıp geçicidir diye dua etmeli.

Ne zamandır yazamadığım için suçlu hissediyordum kendimi. Konferans hazırlığı normal işin üstüne binince onun üstüne de yapılan sıkı rejim yorgunluğuma eklenince yazan anlatan paylaşan anne (aklıma ilk blogcu anne yazmak geldi ama Elif'in isim hakkını ihlal ediyormusum hissine kapıldım) olamadım. Anlatacak ne çok şey birikmişti. Bir ay yazma yazma sonra şikayet yazısıyla başla olacak iş mi. Of ve de pof.

Güzel şeylerde yazalım. İdil 14 aylık oldu. Artık koşuyor, tırmanıyor, yardımla merdiven cıkıyor, her geçen gün karakterini ortaya koyuyor. Artık yemekleri kendi başına yemek istiyor ve sürekli bizim yediklerimize sulanıyor. Bugün babasının tabağındaki tavuk buduna sarktı. Salatadaki zeytinleri istedi. Yemek seansları her gün farklı bir macera.

Konuşma ve anlama hızla ilerliyor. Beynindeki değişimi gözlemleyebilmek isterdim. Baba düşkünlüğünden mi bilmem her şeye bir baba baba deme huyu var. Bana hitap ederken kullanılan kelime haznesi daha geniş: Anne mamma meltem. Anneanne de artık güzelce söyleniyor.

Başka başka ??? Aklıma gelenleri arka arkaya yazayım yoksa unutucam gidecek. Yolda trafik ışıklarına bakıp kırmızı adamı gördüğünda işaret parmağını uzatıp no no no deyişi, alaba alaba diye arabaları sayıklayışı, tramvaya tuu ttuuu tuu diye tempo tutması, biçi biçi (bisiklet) atakları, terasta yeni ektiğimiz çiçekleri kopartmak yerine cici cici diye sevmesi, koklaması, kokmayınca yok demesi, bebeginin ayakalarını benim onunkileri öptüğüm gibi öpmesi......

Sesleri taklit etmede her gecen gün daha iyiye gidiyor. Bu aksam da banyo olcak gibi birşey dedi ben idil banyo olucak şimdi dediğimde. Annem de ben de aynı şekilde anladık diye yazıyorum. Birde sanki iki kelimeli cümle kurmaya başladı . Anneanne aç, anne al diyor.

En geridense dişler geliyor. 14 aylık olduk ama sadece 6 dişimiz var. Alt ortadaki iki diş altı aylıkken çıkmıştı. Son iki ayda da üst orta ve onun yanındakiler patladılar. Ağız kabarık kabarık ama çıkmıyor dişler. Gelsin artık bu dişler. Yavrum neren acıyor deyince eliyle dişini gösteriyor. Bildiği için mi yoksa biz mi öyle şartlıyoruz diye soruyorum kendi kendime.

22 Mart 2010 Pazartesi

13. ayı devirdik, neler öğrendik neler

Zaman hızla akıp gidiyor, ben zamanın hızına yetişemiyorum. Yazmalı yazmalı unutmamak için yazmalı. Her gün yazmalı diyorum ama yazamıyorum. Aklıma yazdıklarımın silinmesi kısa sürüyor. Yetişemiyorummmmmm.....

İşyerimizde sabahları temizliğe gelen ellili yaşlarda bir bey var. Geçenlerde bana 19 yaşındaki kızının kendisine bebekliğini yeteri kadar hatırlamadığı için sitem ettiğini anlattı. Halbuki tatillerde çekilmiş filmlerimiz var diye bir yandan kendini savunurken ama ne yapalım unuttuk tabi diye kızını haklı buluyordu. İşte ebeveynlik böyle kendince en güzelini en doğrusunu yapmaya çalışıyorsun ama sonu yok bu işin. Beklentilerin, isteklerin sonu yok. En iyisi kasmadan, mükemmeliyetçilik tuzağına düşmeden, hayatın doğal akışında ilerlemek.

Nerden geldim buraya?? Hıı evet içsel kavgalarım, daimi bir yetişememe hissiyle yaşamak. Özgür Anne sayesinde varlığından haberdar olduğum 'The Idle Parent' kitabını sipariş edicem Amazon'dan internet explorer ikide bir kendini imha etmese.

İdil'in en keyifli zamanları. Artık bir çok seyi anlıyor. Tekrar etmeye çalışıyor. Her gün yeni yeni kelimeler çıkıyor minik ağzından. Ayak, ayakkabı, balık, araba, meltem (bana anne demiyor onun yerine ya babasından duyduğu gibi 'mamma' ya da annemden duyduğu gibi meltem diyor) yeni kelimelerimizden aklımda kalanlar. Bugün annem cüzdanından para çıkarırken para demiş, bizim ki de tekrar etmiş. Yakında para para para diye gezerse yandık. Bauv bauv bauv ile baba karışmaya başladı Roma seyahatinden sonra. Babamız bu işten pek memnun değil ama fırsat bu fırsatt papa'ya geçmeyi deneyebiliriz.

İtalyancası halen pasif. Anlıyor ama tekrar ettiği kelimeler sınırlı ve sürekli duymadığı için aklına sık gelmiyor. Ben babasıyla italyanca konuşunca yüzüme bakıyor sen ne diyorsun gibilerden. Ekimde haftada 2-3 gün kreşe gitmeye başlayınca ne olacak bakalım. Fransızcayı şimdilik sadece radyodan ve oyuncaklarından duyuyor. Yavruşun sigortaları atmasa:-))

Çiş ve kakasını yaptığını farkediyor. Lazımlığa deneme oturmalarına başlıycaz yakında. Şimdilik sadece oyun niyetine oturup anlatma aşamasındayız. Niyetim biraz erken bile olsa kreşe gitmeden şu bez işinden kurtulmak ama bakalım İdil'in hedefiyle örtüşüyor muyuz?

En güzel gelişmelerden biri artık bize öpücük vermesi. İdil anneye öpücük ver deyince, konduruyor bir tane yanağıma. Bir de kollarımı açınca koşarak bana gelmesi, ve kucaklaması yok mu, al içine sok orda kalsın. Burnumuzu keşfettik ya eşyaları koklamaya başladık. Bu kokuyor bu kokmuyor oynuyoruz. Kokmayınca yok yok diyerek kafasını iki yana sallıyor. Ayrımında olduğunu sanmıyorum sadece benim yönledirmemi tekrarlıyor şimdilik diye düşünüyorum.

Dişler halen 5 belki 6 tane. Üst ortaların sol yanı çıktı ama sağı daha göremiyorum. Dişlerine bakmak için güldürmek tek çare. Arkalarda beyazlamış ama henüz bir icraat yok. Mütemadiyen kemirme eğilimindeyiz. Marketten ekmek alır almaz üzerine atlıyor fare görmüş kedi gibi. Diş ağrısı için omeopatik papatya granüllerine devam.

Kızamık aşısını biraz ateş ve bacaklarda az bir döküntüyle atlattık. Mayıs başında son aşımızı olucaz sonra 4 yaşına kadar zorunlu aşımız yok.

Bu aralar dans ediyoruz ama afrika dansı falan diye düşünüyorum. Kareografimiz şöyle: çök kalk çök kalk etrafında dön ellerinle tel sarar yap başın dönsün popo üstü otur tekrar kalk çök kalk çök kalk ellerinle alkış yap. Müzik ne olursa olsun figürler şimdilik aynı. İlk fırsatta bir video eklemeli.

Gündüz uykularımız düzenli ama kısa 45 dakika bir saat olursa amin diyoruz. Gece uykusunun da saati rutini iyi ama bazı geceler birkaç kere uyanıyor bazı geceler beşe kadar gıkı çıkmıyor. Arada kötü rüya görebiliyor o zaman bağrış çağrış uyanıyor. Gece uyandığında hemen yanına gitmiyoruz bazen tekrar kendi dalıyor. Eğer çok uyanık gibiyse su verip tekrar dalmasını sağlıyoruz. Umutla kesintisiz uyuyacağımız günleri bekliyoruz.

İşte 13 ay sonunda bizde durumlar böyle.

Romalı İdil'den görüntüler





Gezdik Gördük Geldik

Roma, babaanne dede ziyareti güzel geçti. İdil Noel döneminde yaşadığı yabancı endişesi sendromunu atlattığı için kucaktan kucağa gezdi, herkesleri gülücükleriyle mutlu etti. Halinden şikayetçi sadece 16 yaşındaki köpeğimiz Camilla'ydı sanırım. Garibim İdil'in cici cici diye severken ağır kaçan vuruşlarından kaçmak için evde köşe bucak saklandı. Neyse ki akıllı kızım yavaş yavaş nasıl sevileceğini çabuk öğrenerek annesinin vicdan azabına son verdi.

Cumartesi günü turist takıldık: İspanyol merdivenleri, Pantheon, Fontana di Trevi derken açık havada yemek üzerine dondurma pek keyifliydik. Yavruş da yalanarak Roma dondurmasını tatmıs oldu. Ayrıca güvercinleri kovaladı, kaldırım taşlarını inceledi, gördüğü köpeklerin peşine bauv bauv diye takıldı. Kafasına göre dükkanlara dalıp rafların önünde heyecanla titredi, kendi dilinde söylendi durdu. Bazı dükkan sahipleri şirinenin cazibesine dayanamayı eşantiyon hediyeler verdiler. Böyle giderse ganimetleri taşımak için ekstra valiz götürmek gerekecek:-P

Nisan sonuna doğru beklediğimiz kuzenimiz Gabriele ile anne karnındayken tanıştık. İdil'e bak sen de 13 ay önce aynı yerdeydin diye anlatmaya çalıştım ama pek ilgilenmedi. Yapacak daha önemli işleri vardı.

Pazar günü büyük kuzenlerimiz Giula ve Paola ile paten kaymaya Villa Borghese parkına gittik. Orada da yüz metre yolu yürümek saatlerimizi aldı, yollar çer çöp ıvır zıvır dolu, müfettiş İdil hanım hepsini inceleyecek kolay mı? Brüksel'de aylardır güneş görmeyen yavruş güneşe ve temiz havaya doydu.

Uçak yolculuğumuz da pek keyifli geçti. İdil'in uyku saatine denk geldiği için uçuşun yarısında uyudu diğer yarısında kah koridorda yürüdü kah kitabın baktı sağa sola laf yetiştirdi.

İşte böyle bir Roma macerası daha bitti, darısı bir sonrakinin başına...

7 Mart 2010 Pazar

NURTURIA; duymadık demeyin!!!!!!!

Bu hafta Nurturia tanıtım haftası. Hafta bitmeden çorbaya bir fiske tuz da bizden.
Logo ekleme işini beceremedim maalesef :-((

Hamileyken haftalık gelişimle ilgili bilgiler için internet ortamında babycenter, what to expect gibi yabancı sitelerlerle Dr. Alper Mumcu'nun sitesini takip ettim. Yakın bir arkadaşımla bir hafta arayla hamile kaldığımız için paylaşma konusunda birbirimize yettik. Blog dünyasını daha sonra İdil'in yeşil kakasına çare ararken bulduğum ve hemen içimin ısındığı Özgür Anne ile keşfettim. Sonra diğer blogcu anneler derken, Nurturia paylaşım ortamını AB jargonuyla kurumsallaştırdı. Ben üyeyim: http://www.nurturia.com.tr/people/meltem
Nurturia'da buluşalım.

Daha ayrıntılı bilgi için Nurturia tanıtım sayfasını kopyalıyorum.

Nurturia Nedir?

"Nurturia ile çocuğunu daha kolay büyüt"

Bebek bekleyen ve küçük çocuklu ailelerin çocuklarının günlük hikayelerini, gelişimlerini sevdikleri ile paylaşabildikleri, aynı zamanda diğer anne-babalar ile tecrübe paylaşarak yardımlaşabildikleri sosyal platform Nurturia.

Nurturia'da Neler Yapabilirsiniz?
Kendiniz için bir hesap açabilir, çocuklu arkadaşlarınızı ekleyebilirsiniz, yeni arkadaşlar bulabilirsiniz.
Kendi hesabınızın altında çocuklarınız için ayrı birer hesap oluşturabilirsiniz. Çocuklarınızın günlük maceralarını buradan paylaşabilirsiniz.
Çocuğunuzun anı defterini güncelleyerek hem anılarını hem paylaşırken, hem de gelecek için kayıt altına alabilirsiniz. İlkleri, dedikleri, yaptıkları, büyümesi...
Çocuklarınızın hesaplarını eşinizle birlikte güncelleyebilirsiniz.
Çocuk büyütmekle ilgili her türlü sorunuzu sorabilir, soru yanıtlayarak tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.
Gruplar kurabilir, varolan gruplara üye olabilirsiniz.

Hamilelikten itibaren
Hamileyseniz de üye olarak hamileliliğinizin nasıl geçtiğini, günlük heyecanlarınızı, sıkıntılarınızı paylaşabilirsiniz.
Henüz doğmamış çocuğunuz için profil sayfası açıp, anı defterini oluşturmaya başlayabilirsiniz. İlk tekmeleri, cinsiyetinin öğrenilişi, isim seçimi...
Tecrübeli anne-babalara hamilelik ve çocuk bakımı ile ilgili sorular sorabilirsiniz. Gruplara üye olabilir ya da kendi grubunuzu kurabilirsiniz.

Nasıl Üye Olabilirim?
Üyelik ücretsiz. www.nurturia.com.tr adresinden 1 dakikada üye olabilirsiniz. Kayıt olduktan e-posta adresinizi onaylamayı unutmayın.

2 Mart 2010 Salı

Aşı zamanı

Geçen hafta kızamık, kızamıkcık ve kabakulak aşısıyla beraber pnömokok aşısının üçüncü dozu yapıldı İdil'ime. Doktorun dediğine göre 3 ila 15 gün arasında ateş, burun akıntısı, öksürük veya kırmızı döküntü yapabilirmiş bu aşı. Cumartesi sabahı uyandığında şakağında sivilcemsi bir kızarma vardı ama sadece bir adetti sonra geçti.

İdil hanım koluna ve poposuna iğneleri yediğinde ağlayarak duruma itiraz etti. Doktor koluna aşı yaparken İdil kucağımdaydı. Koluna iğne girince bana sanki onun güvenine ihanet etmişim gibi baktı ya da ben öyle hissettiğim için bakışına bu anlamı yükledim. Hain doktor vurup kaçıyor. Suçlu olarak ortada biz kalıyoruz. Neyse ki bir sonraki karma aşı 15. ayda. Sonra 4-5 yaşına kadar kapanıyor aşı defteri :-))

İdil büyüdükçe doktor kontrolleri daha zor oluyor. 11. ay kontrolünde baş çevresini ölçtürmemek için savaşmıştı, bu sefer tartı üzerine oturtamadık. Genç bir kızım ben ,uğraşmayın kilolarımlar der gibiydi. Hemşire pes etti, gitti. Sonra doktor amca ikna etti de oturduk tartının üzerine. Kilomuz 9 kilo 380 gram, boyumuz 76 cm. Doğuştan beri aynı çizgide gidiyoruz. Görünen diş sayısı 4, yolda olan çok azılar dahil. Bu aralar herşeyi boğazına sokmaya çalışmasının nedeni anlaşıldı, azılar kaşınıcak. Gelişimimiz normal devam ediyor.

Süt konusunda doktorumuz günlük süt yerine büyüme sütü vermemi, onların protein içeriğinin çoçuklara göre ayarlandığını söyledi. Ayrıca demir ve vitamin katkılarından bahsetti. Aklıma çok yatmasa da büyüme sütü aldım. Şeker katkılı olmadığı söylenen büyüme sütleri nasıl bu kadar tatlı olduğu kafamı kurcalıyor. Biraz ondan biraz günlük sütten vereyim diyorum. Beni endişelendiren protein değerinin uyumundan çok, normal günlük sütten ihtiyacı olan demir ve vitaminleri alamaması. Bildiğim kadarıyla bebeklere vitamin verilmiyor. Bende demir eksikliği olduğu için kızımda da olabileceğini düşünüyorum. Yani demir hatrına bir süre büyüme sütü verebilirim. Neyse biraz daha araştırmalı, Nurturia' da anneler sormalı.


28 Şubat 2010 Pazar

Cumartesi gezisi

Bu hafta sonu gezgindik. Kapı komşusu Fransa'nın Roubaix ve Lille şehirlerine gittik.

Roubaix'ye gidiş nedenimiz oradaki bir outlet'in ekonomisine katkıda bulunmaktı. Özellikle Petit Bateau markasının olduğunu öğrenince ve İdil'in 18 aylık pijama ihtiyacı baş gösterince, ziyaretimize gelen teyzem de bu fikre olumlu yaklaşınca, bastık gaza gittik. Şunun surası 100 kmlik yol, trafikte yok.

İdil doğduğundan beri alışverişler genelde onun ihtiyaçları için yapılıyor. Ben grev yapan tiroidim yüzünden üzerime yapışan 6 kilodan kurtulamadığım için (soğuk nedeniyle rejimde sürekli erteleniyor) alışverişlerimi bir iki kazakla sınırlı tuttum. Gerçekten bir sürü pijama, body, geçen sene mağazada beğenip çok pahalı olduğu için almadığım bir tulumu çok uygun fiyata aldım.

Bu arada geçen perşembe doktora gittik, kızamık, kızılcık, kabakulak aşımızı olduk. Bir sonra ki yazıda ayrıntılı yazarımç Şimdi İdil ağlıyor gitmem lazımç

İdil ise trafiğe kapalı bu alanda babasıyla yürüdü, kaldırım taşlarını uzun uzun inceledi, bazı dükkanlardaki giysilerin arasına saklanıp cee cee oynadı. Anne ise puset, torba, çanta vb eşyaları itelerken resim çekmeyi unuttu. Sonra bir restoranda yemek yedik. Restoranın ortasında kocaman bir metal merdiven vardı ve oradan üst kattaki tuvalet ve bebek odasına çıkılıyordu. İdil orada merdiven çıkma becerisini ilerletti. Yaşıtı bir bebekle bakıştı, gülüştü. Sonra çıkıp Lille yollarına düştük. Yolları dediğim 7 km. Lille'de de 1.5 saat turlayıp evimize döndük. Lille sokaklarında amaçsız dolaştık. Grand Place'ında İdil'in koşturmasını izledik, videoya kaydettik.

Güzel bir gündü ama İdil çok heyecanlandı. Neticesinde gece iyi uyumadı, defalaraca uyandı. Pazar günü de zor geçti. Galiba bebişleri daha çok gezdirip, alıştırmak lazım. Gelsin şu bahar.


25 Şubat 2010 Perşembe

İdilcim ilk yaşın kutlu olsun

Nice sağlıklı, mutlu, güzel yıllara bebeğim. Aslında kitaplara göre artık bebeklikten çıkıp çocukluğa terfi ettin. Artık kendini ifade etmeyi, mutluluğunu, heyecanını, kızgınlığını göstermeyi, istediğine ulaşmak için çabalamayı, kendince çözümler bulmayı öğreniyorsun. Büyümeni, gelişimini her gün şaşkınlıkla ve mutlulukla izliyorum. Ama ben sana bebeğim demeye devam edeceğim.

İdilcim, ilk doğum gününde neler oldu sana kısaca anlatmak istiyorum. Neden mi? Çünkü benim çocukluğuma dair anılarım 3-4 yaşlarında başlıyor. Ondan önce olanlar siyah beyaz resimler ve sevdiklerimin belleklerinde kalan anılarla bana anlatılıyor. Bugün beraber olduğun gerek büyük gerekse küçük arkadaşların gelecekte hayatında olmayabilir. O nedenle sana taze taze ilk elden bunları anlatayım. Bakarsın ilerde bunları okurken yaşadıklarınla ilişkilendirebilirsin.
Doğum günün için dayın ve büyük teyzen Muko ( benim teyzem) Türkiye'den geldiler. Anneanne ve teyze senin deyişinle güsel güsel mamalar hazırladılar. Anne ve baba evi süslemek için aldıkları balon ve bilumum kağıt süsleri asmayı unuttular :-(
Bebeğim doğum gününde, 20 şubat cumartesi akşam üzeri büyük arkadaşlarınla bir kutlama yaptık. Anne karnındayken sık sık, doğduktan sonra daha az duyduğun seslerin sahipleri toplandılar masanın etrafında. Kadehler senin için kalktı. Pastanın üzerindeki mumun alevi seni büyüledi. Doğal olarak üflenip, söndürülmesi gerektiğini bilmiyordun. Önce beraber üfledik sonra alkış yaptık. Keyif almış gibiydin. Bunun üzerine mumu bir daha yakıp biraz resim alalım dedik ama bu sefer nedense hoşlanmadın. Ben bir şeyi bir kez yaparım edasıyla kafanı çevirdin. İlerlemiş saat, uykunun gelmiş olması ve bir ağızdan konuşan büyük büyük insanlar seni yordu. Hediyeler pek umrunda değildi, cici elbiseleri toz bezi gibi sağa sola sürterek evde dolaştın durdun. Hayatının ilk hediye güllerini aldın yakışıklı bir abiden. Annenin senin için aldığı çiçekler bu kategoriye girmez.

Pazar günü ise yaşıtların ve onların anne ve babalarıyla kutladık ilk yaşını. Bana göre pazar günü daha keyifliydin ve arkadaşlarında beraber olduğun için mutluydun. Evde boy boy 8 bebek, 15 büyük bir curcuna koptu ki sorma gitsin. Parti boyunca bebişleri gözlemlerken hepinizin ayrı karakterlerle doğdugunuza iyice kanaat getirdim.


Doğum günü pastan NEMO şeklindeydi. Ya pastandan korktun ya da önceki kutlamadan kalan mum alerjisi devam etti. Mumunu üflerken ağladın. Sonra baban parmağını pastaya değdirince parmağın dibe battı ve korkup ağlamaya başladın. Halbuki sen çok ağlayan bir bebek değilsin. Yaşlanıyorum bunalımlarına girmek için çok erken, bırak o rolü anne oynasın.

Doğum günü partinde ordan oraya koşturdun, arada kucak istedin. Diğer bebekleri cici cici diye severken, bazen heyecanından pata küte giriştin. Pastandan ve anneannenin yaptığı böreklerden mideye indirdin. Sonra herkesi gülücükler içinde asansöre bindirip, yolcu ettin. Bir yolunu bulsan herkesle birlikte asansöre binip, tüm düğmelere basacaktın ama olmadı.

Hoşçakalın

Evet bebişim bu acemi anne, baba elinde ilk yaşını tamamlandın. Biz senin yol arkadaşlığını çok sevdik. İyi ki gelmişsin dünyamıza dedik babanla her fırsatta, en uykusuz günlerimizde bile.
Seni çok çok çok seviyoruz.

19 Şubat 2010 Cuma

19 Şubat 2009

Geçen yıl bu saatlerde minik kızımla beraber 39 hafta 4 gün süren beraberliğimizi başka bir boyuta taşımak için bir hastane odasında, müzik ve kitap eşliğinde damarlarımdan verilen hormonun görevini yapmasını bekliyordum. Yanımdaki ekranda iniş çıkışlarını gözlemlendiğim grafik, kasıklarımda hafif bir ağrıdan ibaretti. Nasıl bir heyecandı onun gelişini beklemek? Bugün sevgiliyle konuştuğumuzda ikimiz de sanki bir rüyaymış yaşadıklarımız, onu hatırlıyormuşuz gibi oluyor. Kızımı ellerimle çekip aldığımda, çıplak göğsümde büzüşmesi, kibrit çöpü gibi parmaklarıyla göğsüme tutunması, bir de sevgilinin heyecanla 'bellissima bellissima' deyişi aklımda kalanlar. O kadar saşkınmışız ki, kızımın ilk resmini saatler sonra çekmişiz.

Bugün 19 Şubat 2010. Yarın kızımızın ilk yaş günü. Bir yıla neler sığdırdık beraber. Daha nice yılları sağlıkla, sevgiyle, gözlerimizin içi parlayarak kutlayabilmeyi diliyorum.

14 Şubat 2010 Pazar

Kısa kısa haberler

Doğum günleri sezonu

Şubat ayı bizim için doğum günü sezonu. Babamız, babaannemiz, çok sayıda arkadaşımız, teyze ve amcalarımız bu ayda doğmuş.

Bugün Derin'in doğum günü partisine davetliyiz. Derin İdil'in ilk arkadaşı, ana karnındayken daha muhabbete başlamışlardı tempolu tepişlerle. Nasılda denk düştü iki arkadaş aynı dönemde hamile kaldık, bir hafta arayla doğurduk. Hamileliği beraber geçirmek güzeldi.

Haftaya İdil kuşun doğum günü. Bu vesileyle ev nüfusu artıyor. Dayı ve Muko teyze geliyor ziyaretimize. İki ayrı parti, şimdiden parti kızı oluyoruz bakalım babamız ne diyecek bu işe:-) Biri bebişsiz büyüklere, teyzeler, amcalar , şampanyalar arasında bir tek Idil. Diğeri ise İdil'in miniş arkadaşlarıyla.

Emzirme

10 gün oldu akşam emzirmesini keseli. Sabahları emiıyoruz sadece, o da çerez, kahve altı gibi, kahvaltı öncesi. Son zamanlarda akşamları uyku sersemi biberonu itip sadece meme istemeye başlamıştı. İdil ki bir ayı çıktıktan sonra biberondan anne sütü içmiş, hiç sorun yapmamış bir bebekti. Bu meme takıntısı beni akşam emzirmesini kesmeye ikna etti. Çünkü akıllandıkça kesmesi daha zor olucak gibi geldi. Üç ay emzirip bırakırım derken bir yıla ulaştım. Bırakıyorum diye kendimi suçlu hissetmiyorum ama biraz üzülüyorum. Bizim için özel bir andı ve başka özel anlar olacak.

Uyku

Gündüz uykumuz düzenli sabah 45 dakika bir saat, öğleden sonra yine aynı ritm. Bazı günler bir buçuk saat uyuyup bizi şaşırtıyor. Uykuya biberonla dalmaya devam. Gece uykumuz akşam sekizden sabah yediye kadar. En iyi ihtimalle bir kere uyanıyor, ortalam iki, üç. Genelde hemen uykuya dalıyor arada bir oynamak istiyor. Uykuya dalması bir iki saati buluyor. Bu uyanmalar dişten diye umuyorum.

7 Şubat 2010 Pazar

İdil'den pozlar

Beni bugün ilk defa oyunçakçıya getirdiler....

O kadar direndim ama yine başaramadım!

Ananas
Annem de babam da aynı sekilde söylüyor, yaşasın!!
Bir de kaldırabilsem tam süper olacak


İlk arabam ve ben, çekil baba lütfen ben sürücem


Ceee Ceee..


ha ha ha gülmek bana yakışıyor mu ne??

Tembel Anneyle ordan burdan

Günler nasıl geçiyor anlamıyorum. Bir koşuşturmacadır gidiyor. Hiç birşeye yetişemiyorum hissiyle yaşıyorum. İşteyken evde olmak istiyorum. Oturup blog yazmak istiyorum. Sadece İdil değil diğer konuları, düşündüklerimi. Ama işte bütün gün işte yaz yaz sonraa kşam sadece iki satır okuyacak kadar oturabiliyorum bilgisayarın başında. En tembel blogcu anne ödülünü kimseye kaptırmıycam bu gidişle.

Akşam eve geldiğimizde İdil ile beraber olmak çok keyifli ama o saatte çok uykusu olduğu için hem heyecan hem uyku nedeniyle biraz mızmızlanıyor. Sürekli kucak istiyor. Dokuz buçuk kilo olduğumuz için annenin sırtı bir süre sonra isyan ediyor. Bu arada siyatik ağrısıyla yaşıyorum ne zamandır. Sanırım işte bilgisayar başında eğri oturmaktan oldu. Neyse şimdi yer değiştirdim ve spora başladım umarım yakında ağrılar tarih olur.

İdil ışık hızıyla büyümeye devam ediyor. Müzik sesiyle yerinde yaylanarak dans ediyor. Artık neyin ne olduğunun iyice farkında. İnanılmaz baba düşkünü. Babayı görünce benim pabucum dama. Bugün babasını kapıda baba baba diye karşıladı henüz benim için aynı tezahürat yok. Anneanneyle gündüzleri keyifli vakit geçiriyoruz. Pazartesi, perşembe ve cumaları ev nüfüsü artıyor ve İdil hanımda bundan pek mutlu. Ev işlerine yardıma gelen Sebile ve Fatma ablalarla kıkır kıkır gülerek oynuyor. Kitaplığımız genişlemeye devam ediyor. Anne çeşit çeşit kitap alıyor İdil de onların sayfalarını çeviriyor, merakla bakıyor. Ama nedense oturup okumaya başlayınca sıkılıyor. İllaki kendisi aktivite yapacak. Bu arada kitaplarımız içinde favorimiz yeşil fare liderliğini koruyor:

Bu hafta sonu İdilcim ilk defa dışarda yürüdü. Asansörde büyükler gibi ayakta durdu, parmak uçlarında yükselip düğmelere basmaya çalıştı. Sonra gittiğimiz oyuncakçıda koridorları arşınladı. Boyundan büyük kutuları raftan aşağı indirmeye çalıştı. Bu kız büyüyünce halterci falan mı olucak, (Ben Özgür Anne'nin anketinde mutlu olsunu seçtim, ne isterse kabul o mutlu olduğu sürece) sürekli ağır bir şeyler kaldırmak peşinde. En ilginci o kadar oyuncak arasında kıyıda köşede kalmış bir elektrik prizini bulup, parmaklarını sokmaya çalıştı. İki saniye arkasını dönen anne kalp krizi eşliğinde İdil olay mahallinden uzaklaştırdı.

Bu arada üstten üç dişimiz çıktı dördüncü yolda. Ağzına jel süreyim mi dediğimde ağzını açıyor sonra da parmaklarımı ısırıyor bir güzel. Sabah kalktığında anneanne kahvaltı hazırlamış sana dediğimde hammm diyor. Diş ağrısı için omeopatik papatya granüllerinden veriyorum, minik şeker gibi eliyle atıyor ağzına yam yam diyerek götürüyor. İyi geliyor galiba.

Artık ne istediğini çok iyi biliyor ve bizi ona doğru yönlendiriyor. Kucak istemesinin ana nedeni yukarıdaki nesnelere öyle ulaşabileceğinin farkında olması. İstediği birşeyi görünce atıyor kendine ona doğru.

Geçen haftanın favori eğlencesi çöp kutusuydu. Çekmeceyi kendine doğru çekip, çöp tenekesindekileri karıştırma oyunu bulmuş kendine. Biz vakit bulup ikea'ya gidip koruyucu zımbırtıları alana kadar (aslıdan alamadık ama uzun hikaye) annem akla karayı seçti. En son çöpün durduğu çekmecenin önüne sandalye koymuş. İdil sandalyenin sağından solunda dolaşıp açmaya çalışıpta açamayında, sinirlenip saymış durmuş anneanneye bir iki dakika. Cumartesi sabahı uyandığında çekmecenin üzerine taktığımız renkli koruyucu bantları oyuncak sandı ve mutlu oldu. Şimdilik açmak yerine kocamn renkli halkalara değerek bip bip yapıyoruz. Bakalım ne kadar sürecek??
Yeşil fare kitabı aslında fransızca bir çocuk şarkısı. Webde resmini ararken youtube'da videosunu buldum ve resmi alayım derken nasıl olduysa (daha tam çözemedim bu blog dünyasını bana excel falan getirin bir zahmet) bilmiyorum videoyu kopyalamışım ve silemedim gitti. Ne yapalım bu yazının bonusu olsun bu şarkı:-)

20 Ocak 2010 Çarşamba

''Neden bu kadar çabuk sıkılan bir annesin anlamıyorum''

Annem beni yargıladı. Başlıktaki cümle dün akşam iş dönüşü beni hedef aldı. Gözlerim doldu ama çaktırmadan anneme elimden geleni yapıyorum diye cevap verdim. Evet elimden geleni yapıyorum. Kızımla beraber olmak beni çok mutlu ediyor, onunla oynamak, beraber gülmek, keşiler yapmak, oynarken onu izlemek çok keyifli ama hayatımı buna indirgeyemiyorum. Kendime de zaman ayırabilmek istiyorum. Saç süpürge anne kavramını reddediyorum cünkü büyüyünce kızıma ben senin yüzünden nelerden vazgeçtim diyen annelerden olmak istemiyorum.

Çalışan bir anne olarak önceliğim işten çıkıp bir an önce eve gidip kızımla oynamak, onu emzirmek, uyutmak. Ve bunu canı gönülden yapıyorum. Çok yorucu bir günün sonunda bile eve dönünce herşeyi unutuyorum, pillerim şarj oluyor idille oynarken. Ama bu mutluluk kendim için yapmak istediklerimi ortadan kaldırmıyor. Düzenli olarak spora gidebilmek, rahat rahat uzanıp bir kitap okuyabilmek (akşamları iki sayfa okuduktan sonra kitap elimde sızıyorum), masaja, cilt bakımına gitmek, bir iki gün tek başıma kalabilmek aklıma ilk gelenler. Bunları şimdilik erteliyorum ama bir gün suçluluk duymadan yapabilmek istiyorum. Belçikalı bir arkadaşımın eşi bebeği dört aylıkken 4 günlüğüne arkadaşlarıyla tatile çıktı. Bebiş babası ve biberonlarla kaldı (yanlış anlaşılmasın yargılamıyorum) Bana sen ne zaman doğum sonrası dinlenme tatiline çıkacaksın dediğinde ben daha emziriyorum, emzirme bitince demiştim. Emzirme daha bitmedi. Ertelemeye devam.

Kimin ne düşüneceğine güdümlü yetişmiş neslin çoçukları olunca yargılama güdüsü ve yargılanma korkusu illaki var oluyor bir dozda içimizde. Halbuki bizi ne mutlu edecek (aile olarak- mutlu anne= mutlu bebek= mutlu eş) ona bakmalı tabiki başkalarına zarar vermeden. Az bir dozda bencillilk olursa sağlıklı olabilir sanki. Ne bileyim.

Sonuçta ben iyi bir annemiyim kararını İdil verecek, onun dışında kim ne derse desin diye düşünmeliyim. Ama beni yargılayan annem olunca, üzülüyorum. Ben hiç bir zaman onun kadar verici bir anne olamam bunu biliyorum ama hepimiz aynı olmak zorunda değiliz ki.

11. ay

Doğum günü için geri sayım başladı. Geçen yıl bu zamanlarda iş yerindeki masamda otururken rahat bir pozisyon bulmak tonton ailesi gibi vücudumu eğip bükebilmeyi çok istemiştim. İşyerindeki saatler nasıl uzun gelirdi. Akşam eve gelip uzanınca yattığım yerden kalkma akrobasileri, gece sol tarafta uyumaktan kaynaklanan ağrılar. Bilinmeyen doğum ve korkular. Şimdi hepsi ne kadar uzak, hamileliği, doğumu özlemle düşünür buluyorum kendimi kimi zaman (çocuk sahibi arkadaşlar söylerdi ve ben nasıl yani olurdum, yaşa ve öğren). Sonra kendimi dürtüp yorgunlukları, zorlukları hatırlatıyorum, yaş oldu 37, ne zaman, hangi enerjiyle yapıcan ikinci diye.

Evet İdilkuş bir yaşına yaklaştı. Zaman su gibi akıp geçti (arada geçmediği zamanlar oldu ama bu da geçecek diye onları da atlattık neyseki) Evet bire bir kala İdilcim nerelerde?

Yürüme konusunda baya bir güven kazandık ama babamız etrafta olunca parmağını tutuyoruz onu istediğimiz yerine götürebilmek için. Kıpır kıpırız bir dakika durmuyoruz. Herşeyi incelemek, dokunmak istiyoruz. Evimizin misafir banyosundan sonra ebeveyn banyosu da idilin favori oyun alanları haline geldi. Özellikle susuz küvetin içinde otel şampuan, sabunlarını (itiraf otellerden özenle sabun şampuan yürütülür) al ver oynuyoruz. Küvet tıkaçını elimizden bırakmıyoruz. Tuvalet fırçası hayır kategorisine giriyor, elimizi uzatıp anne ve babanın yüzüne bakarak kafamızı iki yana sallıyoruz ve gülüyoruz. Belki fikir değiştirmişlerdir ne me lazım bir deneyelim yaklaşımı :-) 'Yeşil fare nerede?, kakasını yapmış mı?' diye sorduğumuzda (hem türkçe hem de italyanca), aynı sekilde ha ha ha diye cevap veriyoruz. Bazen bazı kelimeleri tekrar ediyoruz. Bu günlerde yüzümüzdeki organların isimlerini öğreniyoruz kulak, burun, dil, göz (minik kuşum herşey için iki farklı isim duyuyor, bir gğn yetti gari teker teker gelin derse şaşırmam). Kitaplarımızı ve onların kahramanlarını biliyoruz. Noel baba nerede diyince Noel baba kitabını kapıp getiriyoruz. Halkalarımızı takıp kule yapıyoruz. Unuttuğum vardır mutlaka ama ben bebişlerin öğrenme hızına yetişemiyorum.


11. ay kontrolumuz vardı ayın 18indeç Herşey yolunda, büyümeye devam ediyoruz. Artık günlük inek sütü içebiliriz.

Şimdi doğum günü planlama zamanı. Vizede bir aksilik çıkmazsa dayımız ve büyük teyzemiz gelecek 20 subata. Yuppiiii. Çifte doğum günü partisi yapacağız. Biri İdil'i ve annesini tüm hamilelik ve sonrasında yalnız bırakmayan otuz yaş ve üstü arkadaşlarımızla diğeriyse İdil'in bebiş arkadaşları ve onların aileleriyle. Vur patlasın çal oynasın.




9 Ocak 2010 Cumartesi

Tatilden bir iki resim

Uçak gülü İdil uykulu gözlerle












Piazza Navona'da La Befana Bayramı kutlamasında












İdil ve Camilla